 |
Sözlük okur musunuz? (25 Ağustos 2007)
Bazı insanlarla tartışmak zordur. Bu yazıda bunun nedenlerinden birini, kelimelerin anlamlarından ve kullanım farklarından doğan sorunları ele alacağım.
Kelimelerle ilgili sorunlarda hakem sözlüktür. İnsanlar bu hükme itiraz edebilir; ne de olsa bu onların konuştuğu dildir, çocukluğundan beri konuştuğu dil üzerine bir hakem tayin etmeye ne gerek var? Yine de sözlük, bütün itirazlara rağmen, son başvuru merciidir.
Sözlüğe bu hakkı kim verir? Sözlük bu gücünü ve yetkisini nereden alır? Daha da önemlisi, sözlük nasıl yazılır?
Türkçe'de en geniş ve en çok cilde sahip sözlüğün hangisi olduğunu araştırmadım, fakat İngilizce'de, dilin her yönü üzerine olduğu gibi kamusu üzerine de ana dili Türkçe olan insanların hayalini zorlayacak çalışmalar yapılmıştır. Bir örnek olarak söylersem, Oxford English Dictionary, genellikle 25 cilt halinde gelir. Tabi 25 ciltlik bir sözlük benim hayalimi aşar.
Telif sözlükler (yani, önceden yazılmış olanlardan kopya edilenler değil, birinci el sözlükler) yazarına o dilde yazılmış bir çok eserin taraması ve uzun zaman sürecek fiş1 (ya da kart) tertiplemesi gibi bir külfet yükler. Bu fişlerde, kelimenin geçtiği yerle birlikte kelimenin kullanıldığı cümle kayıtlıdır.
Örneğin şöyle:
tesamuh
Konfüçyus’un dini, tesamuhu kökleştirdi Batı’da.
Cemil Meriç,
Bir Dünyanın Eşiğinde, 34
İngilizce gibi bir dilde yazılacak bir kamus için bu tür fişlerden milyonlarcası birikir.
Sonra yazar bu fişleri eline alır, bir kısmını ayıklar ve kelimenin bağlamına (kontekstine) bakarak kelimeye bir tanım yazmaya çalışır. Bunu yaparken o kelimenin kendi kafasında ne anlama geldiğinin önemi yoktur. O dili kullanan yazarlar o kelimeyi hangi bağlamlarda ve anlamlarda kullanıyorsa, kelime o anlamı verecek şekilde tarif edilir. Anlamlar kullanım sıklığına göre sıralanır ve sözlükte yerini alır.
Bir dili kullananlar herhangi bir kelime konusunda sözlüğe, o dilde yazan insanların bu kelimeyi ne demek için kullandıklarını bilmek için başvururlar. Sözlük bir kanun kitabı değildir; o bir tarih kitabı gibidir. Yani, sözlük kural koyucu değil, dildeki kullanımları derleyen ve öncekilerin kullanım tarzlarını gösteren bir kitaptır. Sözlük otoritesini işte bu niteliğinden alır. Sözlük milli hafızadır.
***
Kelimeler de doğar, büyür, olgunlaşır ve ölür. Kelimelerin anlamları, kullanım biçimleri, imlaları ve telaffuzları da değişim yasasına uyar. 100 sene önce biri belki dediğinde bilakis (aksine) demek istemiş de olabilirdi. Bugün belki kesinsizlik bildiren bir söz olarak yaşar. Bugün büyük şeklinde yazdığımız ve telaffuz ettiğimiz kelimeyi eskiden böyük daha da eskiden bedük şeklinde yazarlardı. Aslına bakarsak, kabus kelimesini yanlış telaffuz ediyoruz, fakat aslına kim bakar?
"Galat-ı meşhur lügat-ı sahihden evladır."
Bir kelimenin anlamı, o güne kadar o kelimenin kullanıldığı bağlamların ortak özelliklerinin soyutlanmasıyla zihnimizde kişilik kazanır. Bu da şu demektir: Biri masa dediğinde her ne kadar onun neden söz ettiğini anlıyorsak ta, o anda masa kelimesinin biz de uyandırdığı çağrışımlar konuşan kişide uyandırdığı çağrışımlarla aynı değildir. Öyleyse, bütün çağrışımları ve dış dünyadaki uzantıları göz önüne alındığında, bir kelime aynı anlama asla iki kez gelmez. (Herakleitos ta, aynı nehirde iki kez yıkanamayacağımızı söylerdi.)
"İş iştir," cümlesine bir bakın. Bu cümlede iki kere geçen iş kelimelerinin anlamları aynı mı? Şimdi de şu cümlelere bakın:
Ülkemi seviyorum.
Annemi seviyorum.
Oğlumu seviyorum.
Karımı seviyorum.
Arabamı seviyorum.
Marmaris'i seviyorum. ...
Cümleleri dilediğiniz kadar artırın. Sonuçta fark edeceksiniz ki, her cümlede geçen "seviyorum" kelimesi kesinlikle aynı anlamda değildir. Söylenen veya yazılan her kelimenin konuşmacı veya yazarın aklındaki anlamını okuyucu veya dinleyicide de aynen oluşması mümkün mü? Size bir fantezimi aktarayım, bunun mümkün olup olmadığına siz karar verin.
Farz edelim ki zihindeki her anlam veya dış dünyadaki her nesne için dilde sadece bir tek kelime var. Bu nasıl olabilir? Bunun bir yolu kelimeleri indekslemektir. Örneğin spesifik bir masa için masa1, bir diğeri için masa2, ... diyelim. Böylece geçmiş ve gelecekteki her masayı indekslemiş olalım. Ancak bunun da yeterli olmayacağını fark ediyoruz; çünkü bu masalardan bazıları artık yok, ve bazıları henüz var olmadı. O halde her indekse bir harf daha ekleyelim. Örneğin Julius Caesar'ın bir süre kullandığı, ama artık var olmayan masaya masa7245 dediysek, bunu tam olarak tanımlamak için masa7245y şeklinde belirtelim. Yine bir eksik var: Sezar bu masayı 10 yıl boyunca kullandıysa, masa her an başka bir masaydı. O halde indekse bir de tarih ve saat, hatta dakika ve saniyeleri eklememiz gerekir. Yani, bu fanteziye göre, Sezar'ın MÖ 2 Nisan 50, saat 16:33'te kullandığı masanın adı şöyle bir şeye benzerdi: masa7245y0204-50163342. Hala bazı eksikler var, fakat burada durmalıyım.
Bu şemada en önemli nokta, her kelimenin sadece bir tek anlam taşıması ve o anlama karşılık gelen bir nesne varsa, bu nesnenin zamanda ve mekanda sadece bir tek durumunu göstermesidir. Verdiğim örnek somut bir nesnenin adıydı. Sıfatlar ve fiilleri de benzer biçimde göstermeye kalksaydık, pratik olarak sonsuz sayıda kelimemiz olurdu. Böyle bir lügatle konuştuğumuzda birbirimizi kesinlikle doğru anlardık.
Peki, hayal gücümüzü biraz daha zorlayıp bu fanteziyi en son mantıksal çıkarımına kadar izleyelim. Bu kadar kelimenin sayısı neye eşit olurdu? Kelimelerin sayısı, evrenin her anındaki mevcut nesne ve olayların sayısının evren tarihi boyunca toplamı kadar olurdu. Pratik olarak sonsuz dememin nedeni budur. Teoride tabii ki sonsuz değildir.
Evren tarihinin her anındaki nesne ve olayların durumlarını bilmeden bu kadar kelimeyi üretebilir miyiz? Üretemeyiz. Bu, hem evrenin geçmiş, halihazır ve gelecek bilgisine aynı anda sahip olmak anlamına gelirdi, hem de her insanın doğuştan bu bilgiye sahip olmasını gerektirirdi. Kısaca her insanın evrenle bütünleşmiş olması gerekirdi. Böyle bir durumda da dil kullanarak anlaşmaya gerek kalmazdı.
Öyleyse tam olarak anlaştığımızı söyleyemeyiz. Eski bir sözü biraz değiştirerek yazarsam, "cümlenin rivayeti bir amma maksudu muhtelif."
Şimdi şu cümleler üzerinde tartışın desem ilk önce ne yaparsınız?
-Türkiye'de demokrasi başarıya ulaşmamıştır.
-Kadın mı güçlüdür erkek mi?
-Sigara içkiden daha zararlıdır.
***
Kısmen anlaşmayı nasıl başarıyoruz? Bunun başlıca nedeni kelimelerin bağlamıdır. Anlam genellikle bağlamdan çıkar. İki tür bağlam bulunur: Sözel ve fiziksel bağlam.
Sözel bağlam kelimenin etrafındaki diğer kelimelerdir. Anlamını bilmediğimiz bir kelime değişik yerlerde kullanılırsa bir tür anlamaya yol açar. Obuanın ne olduğunu bilmediğimizi farz edelim.
Şu cümleler obuanın nasıl bir şey olduğu hakkında fikir veriyor:
-Şehirde en iyi obua çalan oydu.
-Ne zaman 3. bölümdeki obua kısmına gelseler çok heyecanlanırdı.
-Onu bir gün müzik gereçleri satan bir dükkandan obuası için düdük dili satın alırken gördüm.
-Obua çalmaya başladıktan sonra bir daha klarnet çalmaktan hiç hoşlanmadı.
-Klarnet çalmanın pek zevkli olmadığını çünkü onun çok kolay olduğunu söylüyordu.
Şimdi şu laflara bakarak pixinin ne olduğunu anlamaya çalışın:
*Benim pixi 20 yıllık, ama hala çalışıyor.
*Ahmet yeni bir taşınabilir elektrikli pixi satın aldı.
*Ali pixiyi çok hızlı gibi kullanır.
*Pixinin tuşlarından biri sıkışmış.
*Sen ne dersen de, bence pixi abaküsten daha iyidir.
Fiziksel bağlam, kelimenin kendisiyle bağlantılı olarak kullanıldığı fiziksel şartlardır. Hepsi de su üzerinde taşıma işi yapan sal, sandal, kano, yat, vapur, gemi ... gıbi taşıtların anlamları bu kelimelerin nerelerde kullanıldığına bakılarak anlaşılabilir. (Yine de dikkatli olmak gerek, çünkü deniz otobüslerinde yapılan anonslarda, araçtan gemi olarak söz edilir.)
Yanlış kelime kullanılsa bile anlamını sözel veya fiziksel bağlamdan çıkarabiliriz. Çivi çakmaya hazırlanan usta çırağına, "bana tornavidayı ver," dese bile çırak ona çekici verecektir. Hatta çoğu zaman "bana şeyi ver," bile diyebilir, ama çırak ne istendiğini bilir.
***
Dilde mantığa dayalı tartışma yapılamaz, çünkü dilin kuruluşu mantığa dayalı değildir. O dili kullanan insanların kullanım şekilleri nihaidir. Dilciler dilde tekrarlanan durumlardan bazı kurallar çıkarırlar; bunlar çıkarılan kurallardır, konulan kurallar değildir, çünkü dile kural da konulmaz. Size son derece mantıksız gelen kullanım biçimleri dilde yaşayabilir, son derece mantıklı gelen biçimlere de kimse itibar etmeyebilir.
Kabak ve patlıcan gibi sebzeleri oyup içlerini bazı malzemelerle doldurarak yapılan yemeğe dolma adını vermek mantıklı görünüyor. Asma yaprağı veya lahananın üzerine malzeme konup yaprağı malzemenin etrafında sararak yapılan yemeğe de sarma demek mantıklı görünüyor. (Bizim oralarda adı gerçekten sarmadır). Fakat bir çok yemek kitabında, sarma tariflerinin dolmalar başlığı altında verildiğine hiç dikkat ettiniz mi?
Zeytinyağlı denen bir yemekte çiçekyağı kullanılmış olsa ona çiçekyağlı mı derler?
Silmek fiilini geniş zamanda çekelim: Silerim, silersin, siler, .. Şimdi de bilmek fiilini aynı zamanda çekelim: Bilirim, bilirsin, bilir, ... Dilde mantık geçerli olsaydı, bunlardan birinin yanlış çekildiğine hükmederdik.
Taze kelimesinin tersi (zıt anlamlısı) nedir? Elbette ki bayat, çünkü ekmek taze değilse bayattır. Peki pazardan fasulye aldım, ama taze fasulye değil. Sizce ne fasulye?
-ci, -cı ekinin işlevleri nelerdir? En yaygın olanları şunlar:
Meslek (alım-satım, kontrolör): çiçekçi, kitapçı, kapıcı, biletçi ...
Görüş: milliyetçi, Türkçü, Amerikancı, sağcı, solcu ...
Bu açık tanıma rağmen her zaman kelimenin kökünden bu anlam çıkmayabilir: verici, alıcı (mektup veya televizyon/radyo alıcısı). Yolcu kelimesinde hangi anlamda kullanılmıştır? Yabancıda? Almancı ne demektir? (Bu son kelimede en az iki ayrı anlam var: Almanya'da yaşayan/çalışan Türk veya politik olarak Almanya'nın tarafında)
Türkiye kelimesi Türkçe mi? Türk kısmında bir sorun yok, sorun yer bildiren -ye ekinde. Türkçe'de yer bildiren böyle bir ek biliyor musunuz? Arapça mensubiyet eki olsaydı, Türkiyye; Latince yer eki olsaydı, Türkiya ( Trakya, Klikya, Kapadokya gibi) dememiz gerekirdi. Bence ikisi de değil, bu kelime bir zamanlar olmasa bile artık halis Türkçe.
Bir ara "Turkey değil, Türkiye" kampanyası vardı. Kanaatimce dilin nasıl oluştuğunu anlamayan insanların başlattığı bir tartışmaydı bu. Bizim dilimizde onların ülkelerinin adı nasıl ABD, İngiltere veya Almanya'ysa onların dilinde de ülkemizin adı Turkey veya Türkei'dir. Oralarda hiç kimse, "bu ülkenin adı böyle olacak," diye kural koymamıştır. Bu onların tarihi ile ilgilidir.
İngilizce turkey kelimesinin hindi anlamına geldiğini öğrenenler, bu bilgiyi argüman olarak ileri sürüyorlardı. Tabi, bu da geçersizdi. Aynı mantıkla hareket edecek olursak, Hindistan'a da başka bir isim vermemiz gerekecek, çünkü bu kelime de hindi ülkesi anlamına geliyor. Bizim gibi düşünüyorlarsa, Hintliler de alınıyor olmalılar. Ayrıca Hintlilerin kendi ülkelerine kendi dillerinde ne dediklerini bileniniz var mı? (Bizim Everest Tepesi dediğimiz yerin o yöre halkının dilindeki adı nedir?2)
Yunanlılar, "sizi hindi gibi yiyeceğiz," diye tevriye yaparlarmış. İyi, biz de şöyle diyelim: "Almanya'yı elma gibi yeriz, İngiltere'yi tere gibi salatamıza doğrarız, İtalyanları it gibi kovalarız, ..." Bunları diyebilir miyiz? Desek ne yazar? Onlar bunu umursar mı? Daha da önemlisi, bu konu ülkenin adını değiştirmekle ne kadar ilgili?3
Eskiden sadece ilim vardı, sonra mevcut kelimelere Türkçe kökenli karşılıklar bulma kampanyası çerçevesinde bilim önerildi. Bu kelime tutundu, ama ilim ölmedi. Bir "ilim mi, bilim mi?" tartışması başladı. Taraflar ilim ve bilim sınıfına giren konuları kendi dünya görüşlerine göre tasnif etti. Kimisi hepsine ilim, kimisi hepsine bilim kimisi de bir kısmına ilim bir kısmına bilim dedi. Bence tamamen gereksiz bir tartışmaydı; çünkü ona ne dediğimiz dış dünyanın umurunda değildi; ayrım sadece zihnimizdeydi. Ben genellikle bilim derim, bilimin doğru kelime olduğuna inandığımdan filan değil (zaten bence doğru ya da yanlış kelime yoktur, anlaşmamızı sağlayan ya da anlaşmamıza engel olan kelime vardır), sadece bilim demek hoşuma gittiğinden, yoksa arada her hangi fark görmediğim gibi, fark olarak ileri sürülen her hangi bir fikrin de savunulabileceğini düşünmüyorum. İlgilenen, İngilizce'de bu tartışmanın niçin yapılmadığını da araştırabilir.
Önceki paragrafta sözü edilen kampanyada mevcut kelimelere karşılıklar bulunacağına Türkçe'de karşılığı olmayan kavramlara kelime bulunsaydı, kampanya saygı duyacağım bir hareket olurdu. Şimdi umurumda bile değil, çünkü basit bir örnek olarak, ben suggestion veya prediction4 kelimeleri gibi bir çok kelimeyi Türkçe ifade edebilmeyi isterdim.
O kampanyanın kural koyucu olması da dilin tabiatına aykırıydı. Bir kelimeyi o dili kullanan yazarlar önerir. İnsanlar beğenirse kelime yaşar, beğenmezse ölür. Ama aynı kelimeye bir kaç on yıl içinde birden fazla karşılık önerilince ve her karşılığı kullanan bir kitle olursa, üstelik bunların arasında bilimsel kelimeler de varsa, benim gibi pire için yorgan yakan biri hepsini protesto eder ve yabancı kökenlisini kullanır. Örnek mi istiyorsunuz?
Relativite karşılığı olarak eskiden izafiyet vardı. Sonra bir furya başladı: Görecelik, görelilik, bağıl hareket ... Lise kitaplarında bağıl hareket diye geçen bu kelimeyi piyasadaki kitaplarda göreli hareket, göreceli hareket şeklinde bulabilirsiniz. Ben de hepsini protesto edip inatla relativiteyi kullanıyorum.
Bilim-kurgu mu, kurgu-bilim mi? İngilizce aslına (science fiction) bakılırsa, bilim kurgu gibi görünüyor, ancak yine de bir sorun var: Latince köküne5 bakarak fiction her ne kadar kurgu olarak tercüme edilebilirse de, kurgu kelimesinin Türkçe'de taşıdığı anlamı taşımaz. Aslında kökün ne önemi var? Bir kütüphanede romanları fiction başlığı altında aramanız gerekir. Yani, anadili İngilizce olan biri için science fiction bilim romanı demektir. Tarihi bir romana kim tarih-kurgu romanı der ki? Bence burada tartışmaya gerek bile yok. Anadili Türkçe olan insanlar zaman içinde o tür romanlara bilim kurgu derlerse adı bilim kurgu olur, kurgu bilim derlerse adı kurgu bilim olur. Bu da hangi kelimeyi kullanacağımızın tartışmasını yaparak değil, Asimov, Huxley, Wells, Verne, Benford vs gibi dünya çapında okunan BK yazarları yetiştirerek olur. "Bana bir BK yazarı söyle," dediğimde aklınıza hiç bir Türk yazar gelmiyorsa, o türün adının kurgu bilim veya bilim kurgu olmasının pratik ne değeri var?
Kelimelerle ilgili tartışmalarda genellikle gözden kaçırılan bir başka nokta da bir kelimenin, o kelimenin gösterdiği nesne ile ilgili olması gerektiğinin sessizce kabul edilmesidir. Örneğin önceki paragraftaki tartışmaya, "doğrusu bilim kurgudur, kurgu bilim olmaz, çünkü bilim kurgulanmaz," şeklinde getirilen bir argümanda bu kabul vardır. Korzibski'nin belirttiği gibi, haritanın nasıl araziyle hiç bir benzerliği yoksa, kelimenin de gösterdiği kavramla ilgisi yoktur. Bu bağlamda şu espri yapılır: Her nesneye yaptığı işe göre ad verilseydi, iğneye diken, dikene batan, kazmaya da kazan dememiz gerekirdi. Peki bu durumda kazana ne denirdi?6
Buraya kadar sabırla okuduysan, düşünmen için bir kaç soru yazayım:
*Televizyon kelimesinin Türkçe karşılığı nedir?
*"Eski Türk Şiiri" ne demektir?
*"Bilgisayar" gerçekten bilgi mi sayar?
*"Çatma kurban olayım çehreni ..." Türkçe'de çehre çatılır mı?
*Sigara nasıl içilir?
*Teşekkür etmek yerine teşekkür yapsaydık ne değişirdi?
*Cinsel organ ya da ilişkilerle ilgili kelimelerde ayıp olan nedir?
*Bir insana sövmek onu niçin kızdırır?
*Bir insanın sadece yüzüne bakarak onun adı tahmin edilebilir mi?
*Bir insanın huyu adına uygun olmak zorunda mıdır?
*Dede Korkut'un Boğaç Han hikayesinde, adların bir başarıdan sonra ve o başarıyı hatırlatacak biçimde konduğu belirtilir. Bu mantıklı mı?
*Adamın 3 çocuğu olmuştu. İlkine İlker, sonuncuya Soner adını koymuştu. Ortancanın adı neydi?
-Bir kütüphanedeki kitapları fişleyen bir tanıdığıma, "kitapları fişlemek nedir?" diye sorduğumda şu cevabı vermişti: "El mufeşfişune yufeşfişu feşafişehum li yezidu feşafişehum, la li yezidu ilmehum."
-Chomolungma (umarım doğru yazmışımdır).
-Fatih Sultan Mehmet'in şöyle bir beyti vardır:
"Bizimle saltanat lafın idermiş ol Karamani
Huda fırsat verirse ger, kara yire karam anı."
O da tevriye yapmış, ama onun dediğini gerçekleştirebilecek kudreti vardı ve gerçekleştirdi.
-Bu kelimelerin karşılıkları sırasıyla öneri ve tahmin değildir.
-fictio (L), a feigning, forming.
-Kızan.
Gönderen Avninin Geyik Şatosu zaman: 10:54 0 yorum
Etiketler: Dezenformasyon İzleme Merkezi
DIM - Bilim-kurgu ve Bilimsi
Anne karnındaki ceninde 120. günden itibaren beynin önemli bir kısmı dış kozmik ışınları değerlendirecek bir düzeye gelir; ve bu düzeydeki faaliyetleri ve kozmik ışın yapıların tesiri ile sizin "RUH" adını verdiğiniz, bedenin halogramik mikrodalga ikizini, bedene yaydığı dalgalar ile oluşturur.
Tamamıyla beynin yaydığı bir çeşit özel mikrodalgalardan meydana gelen bu halogramik beden sizden öncekiler tarafından "RUH" kelimesiyle tanımlanmıştır.
....
Bu yazıda bilimsi (pseudoscience) ile kurgu-bilim (veya bilim-kurgu, science fiction) arasındaki fark irdelenecektir. "Kurgu-bilim mi, bilim-kurgu mu?" sorusu için Sözlük okur musunuz? yazısına bakmanı öneririm.
.....
BK hikaye veya roman tarzında gelir. Öyküde, bilimsel bazı veriler, deneysel ve gözlemsel teyidi yapılmamış en son çıkarımına kadar götürülür. O çıkarımlar gerçekleşirse, ortaya neler çıkabileceği ve insanların bundan nasıl etkileneceği hikaye örgüsü içinde okuyucuya sunulur. Böylece hayale ve düşünceye yeni pencereler açılır. BK romanları okumak insanın ufkunu açar. Kimse bir BK yazarından görüşlerini kanıtlamasını beklemez, çünkü herkes onların bilime dayansa bile bilim olmadığını bilir. Bir BK hikayesi, diğer türdeki romanların kritiğinde esas alınan ölçülerden fazla olarak bilimin sonuçlarını, mantıklı bir şekilde, ne kadar uzağa götürebileceği kriterine de tabidir.
Bir bilimci daima ağırbaşlı ve dikkatli olmak ve yazdığı her cümleyi dış dünyaya (algılarımızın dışında ve algılarımızdan bağımsız varlığı olduğunu kabul ettiğimiz fiziksel dünyaya) onaylatmak zorundadır. Spekülatif ve indi görüşlere yer verse bile, bunu bir notla belirtmelidir. Farklı yer ve zamanlarda, farklı insanlar tarafından ve birden fazla kez deneysel ve gözlemsel teyidi yapılmamış hiçbir iddiayı bilim adına dile getirmemelidir.
Bilimsi ise bir aldatma türüdür, insanların bilime olan saygılarını bilim dışı bir konuda kullanmaktır. Bilime dayanmadan kurulmuş sistemleri veya söylenmiş fikirleri bilime onaylatma amacını taşır. Esas argüman şöyledir: "Bak, bilim daha keşfetmeden önce biz ne demişiz?" (Esas argümanla ilgili makale daha sonra). Yan argümanlar da bilimsel olmayan kavram ve söylemleri bilimin kelimeleriyle açıklamak şeklinde görünür. Bunu yaparken de çoğu zaman bilimin kelimelerinin ne anlama geldiğinden bile habersizdir. Okuyucu formal bilim eğitimi almamışsa veya bilimin tarzını öğrenememişse ya da karşılaştırma imkanına sahip değilse yazara hayranlık duyacaktır. Yazıda gördüğü bilimsel kelimeler başını döndürecek ve anlayamadığı şeylerin önemli olduğunu düşünen bir çok insan gibi kandırılacaktır.
Yazının başındaki alıntıların kaynağı bir bilimsi şaheseridir. Kitabın başlarında BK öğelerini görerek, bir BK hikayesi okuyacağınızı düşünüyoruz, fakat sayfalar ilerledikçe, değersiz bir BK bile olmadığını, fakat kaliteli bir bilimsi olduğunu fark ediyoruz.
Her şeyden önce bilimsel kelimelerin sıkça serpiştirildiği dikkatimizi çekiyor, fakat yazarın neden söz ettiğini bilmediği derhal belli oluyor. Kitabın bir çok yerinde geçen halogram kelimesi bunun bariz bir örneği. Önce dizgi hatası sanıyoruz, ama bakıyoruz ki her yerde aynı biçimde, ve bir dizgi hatasının gözden kaçmasını zorlaştıran bir özelliği var: Hepsi de koyu punto (bold face).
Sadece yukarıdaki alıntılara bakalım: "dış kozmik ışınlar", "kozmik ışın yapıları", "halogramik mikrodalga ikizi", "bedene yaydığı dalgalar" ve "beynin yaydığı bir çeşit özel mikrodalgalar".
Kitabın herhangi bir yerinde bu kelimelerden somut olarak ne anlamamız gerektiğini belirten bir açıklama arıyoruz, nafile. Bu kelimelerin (varsa) objektif anlamlarını sadece yazar biliyor. Hele "özel mikrodalgalar" kısmı tamamen kendi buluşu. Dünyadaki bütün fizikçiler bu "özel mikrodalgaların" dalga boyunu bilmek için can atıyor olmalılar.
"Dış kozmik ışınlar" da ne ola ki? Acaba yazar, Aman Allahım parçacığı gibi nükleonik bir parçacıktan mı söz ediyor, yoksa X veya g ışınları gibi morötesi ışınlardan mı söz ediyor? Peki, "kozmik ışın yapıları" da nedir? Yıldızlar mı?
İlk paragrafta beynin "bu düzeydeki faaliyetleri ve kozmik ışın yapıların tesiri ile" adına ruh dediğimiz, bedenin "halogramik mikrodalga ikizi"ni oluşturduğunu öğrenirken, ikinci paragrafta bunun "tamamıyla beynin yaydığı bir çeşit özel mikrodalgalardan" meydana geldiğini öğreniyoruz.
Demek ki adına ruh dediğimiz olgu mikrodalgalardan ibarettir. Bu bütün zamanların en büyük keşfi olmalı, fakat eksiği var: Yazar bize ruhun dalgaboyunu söylemiyor. Bir fizikçi için yeşil renk 1015 hz civarında frekansa sahip olan elektromagnetik dalgadır. Mikrodalgalar da elektromagnetik spektrumda frekansı 109 ile 1011 hz arasındaki bölgeye düşer. Yani, tabiat itibarıyla mikrodalgalar ile görünen ışık veya kozmik fon radyasyon arasında bir fark yoktur: Hepsi de elektromagnetiktir.
Peki, ruhun dalgaboyu kaçtır?
Sonuç olarak, kitapta bilimsel kelimeler bilimsel olmayan kavramları açıklamak için gelişigüzel kullanılmıştır. Deneysel ve gözlemsel olarak teyit edilmesine imkan olmayan bir çok unsur bilim şeklinde takdim edilmiştir.
Bir bilimside aradığınız her şeyi bu kitapta bulabilirsiniz.
Geri Dön
|
Ana Sayfa
|
|
|